BİR DÜŞÜN YANSIMASI

Muhammedi Bakış ve Yaşayış için Tefekkür Paylaşımı...

.La ilahe İllallah...Muhammedün Rasulullah

"Utanma Hissi doğrudan Allah’a, Allah için, Allah’tan utanarak değerlendirilebilir. Bu değerlendirmenin bedenle ifadesi "Rükû" halidir. Salât ikâmesindeki Rükû pozisyonu bu mananın harfidir..."

Yılmaz Dündar

Tefekkür Paylaşımları

Sayfalar

Söyleşiler

Kitapçıklar

.....

EN SON PAYLAŞIMLAR

10 Ramazan 1437 / 15 Haziran 2016

velinin ilmi

Ef’al aleminde temel fiil “HİSSETMEK”; uygulayıcı fiil ise, HİSSETTİRMEK”tir. Ef’al aleminde de her türlü akış “His” üzerinde, “His”den oluşarak, “His” ile yürümektedir. Kimlik kazanmış his yoğunlukları “mana”ları oluşturur. Allah Fıtratı üzere yaratılan ve Halifetullah olarak görevlendirilmiş insanın Kalbı ise fıtrat üzere manalar ihtiva ettiğinden ahseni takviym vasfı gösterir. Dünya hayatına duniHİ algı ile başlayan insan, zann’ları sonucu “Müstakilen Varım ve Muhtarım” iddiasıyla fıtrat üzere manalarına “ilahlık” formatı atarak da esfele safiliyn vasfı gösterir. Sadrını “Müstakilen Varım ve Muhtarım” iddiasının hakimiyetinden, geri dönüşsüz şekilde, temizlemiş olan ve Billahi hal üzere bulunan veli zatın kalbındaki fıtrat üzere manalar fonksiyon kazanır, dolayısıyla veli zatın sunduğu bilgiler de fıtrat üzere manalar olur.

***

30 Receb 1437 / 07 Mayıs 2016 tarihli Tefekkür Paylaşımı

Velinin İlmi Fıtrat Üzere Manalardır-1 İndir Dinle PDF DOC

Velinin İlmi Fıtrat Üzere Manalardır-2 İndir Dinle PDF DOC

................
asagilarinasagisi

Kitapçıkları PDF olarak indirebilirsiniz
....Sen Tanrı mısın-PDF...İnşirah-PDF....FATİHA ile fetih-PDF... Aşağıların Aşağısı-PDF
Talibin Başlangıç Çizgisi-PDF Burçlar ve Küfürler-PDF Velinin İlmi Fıtrat Üzere Manalardır-PDF

...

SELAMÜN ALEYKÜM

Müslümanların selamlaşmaları diğer insanlardan farklıdır. Selamlaşmak dualaşmaktır, o önemli bir duadır. Selâm dûniHİ algı ve zann’larının hâkim olduğu hayat tarzından kurtulma duasıdır, Allah’tan Selâm ismi ile yardım istemektir. “Selâmün Aleyküm; Allah’ın selâmı üzerine olsun” demekle; “Allah seni dûniHİ algıdan, O’na karşı mütekebbir olmandan, kendini şirk koşma algısından Selâm ismi yardımıyla kurtarsın. Ve sana o selâm isminin sağlayacağı barışı ve esenliği lütfetsin inşaAllah” diye dua ediyoruz. Selâmlaşma böyle bir dualaşmadır. İslâm’da Selâm bu yönü ile ele alınmalıdır. Hâl hatır sormak, ilişki kurmak, güzel insan gözükmek gibi şeyler değildir! Selâm dünya ve ahiret için böyle önemli bir duadır, onu israf etmeyin. Taşıdığı ğıll yüzünden Selâm’ın değerini bilmeyecek, onu reddedecek olana selâm vermek, o duayı onlarla paylaşmak, onu onlara kullanmak israftır ve çok sakıncalıdır. İleride âyetini göreceğiz, “dûniHİ algıda olanların inançlarına sövmeyin” buyrulur. Çünkü o da Allah’a söver, bilmeden Allah’a söverler. Önerilen hassas davranış öğüdüyle Selâm’a bakacak olursak, onu anlamayana, bilmeyene “Selâmün Aleyküm” demek, Allah’ın bu güzel kânununu rastgele kullanmak olur.

Kıyaslanmaz ama değerli bir metal kabul edildiği için söyleyelim, Selâm bizim için altın değerinde bir duadır. Sen cebindeki beş kuruşu atmazken Selâm’ı nasıl ortaya atarsın? O hak edenedir, güzel karşılık verenedir, dualaşacak olanadır. İnşaAllah böyle selâmlaşalım. Aksi halde selâm verdiğiniz kişi yanlış davranıp ona hakaret ederse Allah’a küfretmiş olur. Bu durumda biz de önemli bir yanlışa sebep olmuş oluruz.

Selâm, dûniHİ algı ve zann’larının hâkim olduğu hayat tarzından kurtulma duasıdır, bu amaçla Allah’tan Selâm ismiyle yardım istemektir. Âmentü Billâhi hayat tarzı, yani Allah’ın dışı algısı olmayan hayat tarzı dünyada da  ahirette de SELAM YURDU’dur.

“Ayetlerimize iman edenler sana geldiklerinde de ki; selâmün aleyküm.” (En’am-54)

“Rableri indinde dâru’s selâm (selâm yurdu) onlarındır.” (En’am-127)

Âmentü Billâhi kapsamındaki hayat barış ve esenlik yuvası olduğu için bir ismi Selâm Yurdu’dur. Mütekebbir insanın “selâmün aleyküm”ü niye sevmediği ve nefret ettiği anlaşılıyor mu?

Aşağıların Aşağısı'ndan

...

RAMAZAN AYI ve İHLAS SURESİ

Talib, “dûniHİ algıda mıyım?” diye kendisini daima test etmelidir. Bu konunun çalışılabileceği en güzel zaman ve ortamlar Ramazan Ayı’ndadır. Belki Ramazan Ayı’nın bir sebebi de budur. Daha önce paylaştığımız bir hadis vardı. Rabbimiz bu kudsi hadiste buyuruyor:

“Kullarıma (insana) merhametimin delili (işaretidir) ki onlara Ramazan Ayı’nı ve İhlâs Sûresi’ni verdim.” (Hadisi Kudsi)

DûniHİ algıdan kurtulmak için Ramazan Ayı önemli bir zaman dilimidir, “ben dûniHİ algıda mıyım? diye test yapmamız için bu ay oruçla beraber çok önemli bir laboratuvardır. Orucun aç kalmak ve bazı şeylerden uzaklaşmak olmadığını, onların işi disiplinize eden vesileler olduğunu görür, yaşarsınız. Onlar asıl amaç için kullandığımız şeylerdir. Amaç başka bir şeydir.

“Onların (kurbanların) kanları Allah’a ulaşmaz, ancak takvanız ulaşır” âyetindeki gibi, oruçta da Allah’a ulaşacak olan açlığımız değildir. Onun için, Ramazan’da yapılan antrenmanlarda açlık vesilesiyle, açlığın bizi disiplinize etmesi ve tutmasıyla, bizi dünyadan ayırarak asıl işimizle meşgul ettirmesiyle ilgili bir hedefimizin olması lazım, her Ramazan bir hedef koymamız lazım. Ana hedef dûnillah algıdan sıyrılmaktır. “Bu hareketimle, bu sözümle, bu cümlemle dûnillah algıda mıyım?” diye daima test yapmak, bunu Ramazan Ayı’nı fırsat bilip yapmak daha bir önem arz eder.

Talib kendisini dûniHİ algıda bulabilir. Bu bir düşünce, sesli bir fikir, bir yorum, bir arzu istek olabileceği gibi gerçekleşmiş bir fiil ve sonrası da olabilir. Bu durumda talip öncelikle hemen kendisine levm etmelidir. Bu levm ediş Allah katında bizim tam kavrayamayacağımız kadar önemli bir yere sahiptir. Bu gerçeği, bu önemi şu âyetten öğreniyoruz:

“Nefs-i levvameye (Allah için kendini sorgulayan, yanlışını kınayan ve Allah’a sığınıp korunan nefse) yemin ederim.” (Kıyamet-2)

“Onlar bir fahişa (utanılacak şey) işlediğinde veya nefslerine zulmettiklerinde, hemen Allah’ı zikrederler. Böylece günahları için mağfiret isterler. Kim mağfiret eder günahları? Ancak Allah! Ve yaptıklarında bile bile ısrar etmezler.” (Al-u İmran; 135)

Levm edişin peşine hemen tövbe gelmelidir. Bu hâl ile ilgili bir af dileyişi ve sığınışı Efendimiz (SAV) bize öğretmektedir: “Allahümme inniy eûzü bike en üşrike bike şey’en ve ene a’lem ve estağfiruke limâ la a’lem, inneke entel allâmul ğuyûb.” (Hadis)

Bu “DûniHİ algıda mıyım?” diye sürekli test yapanın kendine levmden sonra yapacağı çok önemli çare olan bir tövbedir. Bu duayı yaşantımıza yaymalıyız: “Allahım, bir şeyi bilerek ortak koşmaktan sana sığınırım, bilmeyerek yaptıklarım için de istiğfar ederim. Şüphesiz ki, ğaybın bileni SENSİN.”

Hatta bu duayı daha konumuzla ilgili mânâlandıralım: Allah’ım kendimi Esfele Sâfiliyne itilmiş olarak dûniHİ algı içerisinde buldum. Bu algının bâtıl olduğunu, bana hidayet rehberlerinle öğrettin elhamdülillah. Hakk’tan uzaklaştıran (bâtıl olan) dûniHİ algı ve zann’larına kapılarak, onu savunarak, arzulayarak, hayat tarzı oluşturarak her halimle eş ve ortak koşmaktan sana sığınırım. Ancak sen korursan kurtulurum, beni koruyuver. Allahım, öğrettiğin korunma çalışmalarıyla dûniHİ algıya düşmeme gayretindeyim biiznillah. İstemediğim halde, bilmeyerek, henüz tam başaramayarak dûniHİ algıya düşmelerimden ve ürettiğim zann’lardan dolayı affını dilerim. Rızana uymayan bu hâlimi örtüver ve beni bağışlayıver. Her şeyi bilen ve her olan şeyin hükmünü veren Allah’ım, yarattıklarının bilmediklerini de bilen sensin. Yarattığın kulun olarak, bilgisizliğimden dolayı sığınmayı bile talep edemeyeceğim ama sığınmam gereken şeylerden de sana sığınırım. ÂMÎN.

 

Aşağıların Aşağısı'ndan

...

 

DUNİHİ ALGI VE İDDİALARINDAN SIYRILARAK ALLAH'A BAĞLANMAYA TALİB OLAN İÇİN...

 

 

“Allah ayetleri size tilavet olunurken ve içinizde de O’nun Rasulü varken nasıl kâfir olursunuz? Kim “ALLAH”a i’tisam ederse (duniHi olan saptırıcı iddialardan sıyrılarak Allah’a bağlanırsa) gerçekten, o Sırât-ı müstakıym’e hidayet olunmuştur.” (Al-u İmran; 101)

“Allah’a Billâhi anlamıyla iman edip, O’na i’tisam edenlere gelince, onları kendinden bir rahmetin ve fazlın içine sokacak ve onları kendisine varan Sırât-ı Müstakıym’e hidayetlendirecektir.” (Nisa-175)

“Allah, sözün en güzelini, müteşabih ve mesaniy bir kitabı indirdi. Rablerinden haşyet eden kimselerin cildleri O’ndan ürperir. Sonra cildleri ve kalbleri Allah’ın zikrine yumuşar. İşte bu Allah’ın hidayetidir. Onunla dilediğine hidayet eder. Allah kimi saptırırsa, onun için hidayet edici yoktur.” (Zümer -23)

“Allah o kitab ile rızasına talip olanları, Selam yollarına hidayet eder. Ve onları kendi izni ve dilemesiyle zulmetten Nur’a çıkarır ve onları Sırât-ı Müstakıym’e yönlendirir.” (Maide-16)

"O kâfir olanlar: "O’na Rabbinden bir ayet (mucize) inzal edilmeli değil miydi?" derler. De ki: "Muhakkak ki; Allah, dilediğini saptırır, Kendisi’ne dönüp yöneleni de hidayet eder." (Ra’d-27)

Sırât-ı Müstakıym ve Hidayet üzerine olan bu beş ayetten oluşan bir kompozisyon yapıp Kur'an'dan öğüdümüzü almaya Biiznillah gayret edelim:

Nisa-79 ve İnsan-29. ayet gerçeklerini içeren dünya hayatı sürecinde hidayet için bize düşen görev; öncelikle “Âmentü Billâhi ve Rasûlihi” demek ve bu sonuca ulaşabilmek için “Muhtariyeti Tercih Gücü” yetkimizle gayret etmektir. Bu yetkiyi kullanırken bilmemiz gereken Hakk ve Batıl’ı öğrenebilmek, farkını kavrayabilmek ve tercihimizi Hakk Yol için yapabilmek için gerekli olan Furkan’ı bize öğretecek olan ise Kur’an ve bize model olan güzel örnek Rasulullah sallallahu aleyhi vesellem Efendimizdir.

Hal böyleyken, insanoğlu bu imkânları nasıl olur da değerlendiremez?

Sonuçta kim duniHi algı ve zann'larından, yani “Sözde Tanrılık İddiası"ndan ve "bu iddianın yaşantısı"ndan vazgeçer, bütün bunlara sırtını döner; Allah’ı hiç unutmaksızın ve Hanîf olarak O’na vechini teslim ederse; Allah onu Sırât-ı Müstakıym’e hidayet etmiştir...

 

Yılmaz Dündar, FATİHA ile fetih'ten

...

MÜTEKEBBİR

"Mütekebbir olmak “BEN” demektir, esasen budur. Mütekebbirlik “BEN” kelimesiyle ifade edilen manadır, Aslında "Mütekebbir" “BEN” kelimesinin sahibi demektir. Bu yüzden diyoruz ki: Esas “BEN” diyen Allah’dır! Bizim “BEN” deyişlerimiz, Allah’ın “BEN” deyişinden bize verdiği bir yetkidir, o yetkiyle "BEN" diyoruz. Çünkü O seni Halife kıldı. Sana Halifetullah diyor ve bu yetkiyi veriyor: “Sana, benim “BEN” deyişimden “BEN” deme yetkisi verdim. Yerime “BEN” deme yetkisi verdim sana. Benim yerime “BEN” de! Ama unutma, “BEN” derken söylediğin "BEN" benim “BEN”im! Bil ki asıl ve tek Mütekebbir Benim. Kibriya bana aittir” diyor.

Kişi Muhammedi idrak ile bunu fark ederse Mütekebbir’i de anlamış olur, bu manaya ters düşünür ve davranırsa asıl o zaman “kibirli” olacağını öğrenir. Değilse (bir kaç sapkın dışında) kimse çıkıp da Allah’a “ben senden üstünüm” diyemez, diyemezsiniz. Kimse O'na üstünlük iddia edemeyeceğine göre ayetlerdeki "kibir, kibirli, mütekebbir, müstekbir" ifadelerini nasıl anlamalı, onları nasıl meallendirmeliyiz? Allaha karşı mütekebbir olmak esas olarak şöyle ele alınmalıdır: “Sözde Tanrılık İddiası” ile; Ben de mülk sahibiyim, Ben de güç sahibiyim, Ben de hüküm sahibiyim manalarını içeren fikir ve fiillerin ortaya koyduğu hayat tarzı ile, Allah’a inanarak veya inanmayarak, Allah’a karşı “Ben de Varım ve Muhtarım” tavrı Allah’a karşı mütekebbir olmaktır. Kur’an’ın “mütekebbir” dediği bu tavırdır, kişi farkında olsun olmasın budur. Mütekebbir olmak; “DȗniHi/Allah'ın dışı zannıyla” varlık iddia etme halidir. Varlık iddiası hem “var” hem de “ilah” olma halidir. Kişi Allah’a mütekebbir olmuşsa artık kendisini başkalarından daha farklı ve hep haklı, hep akıllı zanneder, "ben daha üstünüm" edasıyla fikir yürütür ve fiiller sergiler, kişi normal yaşantıda mütekebbirliğini böyle gösterir: Hep onun kazanması gereken bir yarışın ve gururun söz konusu olduğu bir hayat içerisindedir, öyle yaşamaya çalışır.

Bu bakış açısını fark etmez de "kibr"e böyle yaklaşmazsanız Kur’an’dan amel çıkaramazsınız, gerçek “kibir” nedir bulamazsınız. Oysa korkunç bir gerçek var: Cehenneme gidecek olanlar yalnızca kibirlilerdir. Yalnızca onlar! Cehenneme yalnız mütekebbirler gideceği için Kur’an’daki Mütekebbir’i öğrenmek lazım. Anlatılan cehennemlik amellerin hepsi mütekebbir olmaktan kaynaklanır, hepsi Allah’a karşı kibrin ürünleridir. Eğer "ben işi kaynağından çözeyim" der de Mütekebbirliğini yok edersen cehennemlik tüm ameller senden düşer.

Kur’an’da bahsedilen kibrin normal yaşantıdaki “kibir” olmadığını öğrenen bir kişi, Kur’an’daki Mütekebbir’i öğrenince; “Allahım, ben sana karşı Mütekebbir değilim” der ve sığınır. Gereğini tam yapamıyor olsa bile böyle sığınır. “İyyaKE na’büdü: Allahım yalnız sana kulluk ederiz” derken ulaşmak istediğimiz sonuçlardan birisi de odur: Salattaki "İyyaKE na'budu" öyle bir duruştur ki, “Allahım, sana karşı Mütekebbir değilim” teslimiyetini içerir. Bu hali, bu idrakı içeren bir “iyyaKE na’büdü” bizim için çok önemlidir."

FATİHA ile fetih'ten

***

Evrak sayar gibi değil! Ciğerden... Birisine canı gönülden “Allah senden razı olsun, beni nasıl da sıkıntıdan kurtardın” der gibi bir salâvat... Bu tefekkürle kişi Rasul’ü hayalleyip; “Ya Rasulallah” dese ve şu salâvatı yapsa ne güzel olur: "Cezallahu anna seyyidena Muhammeden ma Hüve ehlüh: Ey Allahım, ben O’nu kavrayamam, ben O’nu anlayamam. Benim O’nu anlayacak, kavrayacak gücüm yok. Rasulünü hakkıyla Sen biliyorsun, çünkü O Senin Rasulün. O’na hak ettiği mevkiyi ver Allahım.” Bu müthiş bir salâvattır:

Cezallâhu annâ seyyidenâ Muhammeden mâ Hüve ehlüh...

***

Eşhedü en La ilahe illAllahu ve eşhedü enne Muhammeden abduHU ve rasuluHU: Allahım; kesinlikle şehadet ederim ki: "Müstakilen VAR ve Muhtar" olan ancak SENsin; Başka "Müstakilen VAR ve Muhtar" YOKTUR. Başka "Müstakilen VAR ve Muhtar" iddiaları yalandır, iftiradır, batıldır, "YOK" hükmündedir. Ve yine kesinlikle şehadet ederim ki; Hazreti Muhammed Mustafa (SAV) Efendimiz, SENin Kulun ve Rasȗlündür. Allahım, bu şehadet üzerine bizi yaşat ve bu şehadet üzere canımızı al, bizi bu şehadetle üzere yeniden dirilt Ya Rabbi. Amin

Allahım; temizlenmiş ve tövbe etmiş, senin sırat-ı müstakıymine dahil olmuş, kendisinde bir korku ve mahzunluk bulunmayan, nefs-i mutmain salih kullarından eyleyiver biz kullarını Allahım... Allahım; o zor günde, diyn gününde, şiddetli günde senin huzuruna kalbi selim ile gelmiş, kendisinde bir korku ve mahzunluk bırakmadığın, yüzünü nurunla nurlandırdığın, kitabını sağ tarafından verdiğin, mizanında sevapları ağır gelen, cehennem ateşinden koruduğun, cennetinle mükafatlandırdığın, Rasulullah, Nebiullah, Habibullah Efendimiz Muhammed Mustafa sallallahu aleyhi vesellem'e komşu eylediğin, Cemalullah'la şereflendirdiğin mutlu kullarından eyleyiver biz kullarını Allahım... Âmin. Allahümme salli ala seyyidina Muhammedin ve Ademe ve Nuhin ve İbrahiyme ve Musa ve İsa ve ma beynehüm minen Nebiyyine vel Murseliyn. Salavatullahi ve selamüHU aleyhim ecmaıyn, birahmetike ya erhamer rahımiyn, vel hamdü lillahi rabbil alemiyn.

El-Fatiha

***

"Rabbiniz (Ben) değil miyim?"e “evet, bilfiil şahidiz” diyen sözümüz var! Yani "Rabbim Allah'tır Sözleşmesi"ni kabul etmişsin. Bu sözleşmedeki “Şahidiz” ifadesini şöyle düşünürsek mana bize biraz daha somutlaşır: Bu bilgi bize açıldığı zaman ona sahip çıkacağız, o bilgiyi yabancılamayacağız, onu seveceğiz, hatta o bilgi olacağız. Bu mânâ bize “şahidiz” ifadesiyle anlatılmıştır. Kabullenmişiz yani! Kabulleneceksin... “Kabulleneceksin” ifadesi, öğrendiğin zaman şahit olacaksın ve “evet, şahitmişiz” diyeceksin demektir.

...

Eğer talip, “Acaba DûniHİ algıda mıyım?” diye her türlü halini test etmezse, uzun süre farkında bile olmadan DûniHİ algıda yaşar; bu algıda olunca da bu algıya ait zann’lar kaçınılmazdır. Biriken bu zann’ları temizlemek zordur ve zaman alır. Bu sebepten talib, “Acaba DûniHİ algıda mıyım?” diye kendisini daima test etmelidir. Bu algıdan kurtulmak düşüncesi ve hedefiyle La ilahe illallah ve La havle ve La kuvvete illa Billah zikrullahını görev edininiz. Böyle yaparsanız çok başka olursunuz...

...

Bu benim Müstakıym Sıratım’dır, ona tabi olun! Başka “sebil”lere tabi olmayın. Çünkü onlar sizi Allah’ın yolundan elde edeceğinizden ayırır, mahrum eder. İşte bilfiil korunasınız diye Allah size onu vasiyet etti!(En’am-153).

Allah’ın vasiyet etmesi ne kadar önemli bir kavram! Düşünebiliyor musunuz, ayette; “Allah şunu vasiyet etti!” diyor... Allah vasiyet etti ki; Benim yolumdan başka yollara bakma! O yollarda fayda var zannedersin, o faydalar seni “Allah yolunun faydası”ndan mahrum eder! Bu yüzden, İslamiyet’i ve açıkladığı sistemi eğer Sahibi’nden öğrenmezsen çok yanlış bir yoldasın demektir. Veya Sahibi’nin açıklamaları sana “avam” geliyor da inancı ve yaşantısı Muhammedî olmayanların açıkladıkları fikirlerle yol bulmaya ve tatmin olmaya çalışıyorsan, başka felsefelerle amel etmek için uğraşıyorsan; çook yanlış bir yolda olduğunu ve İslamiyet’ten nasibinin olmayacağını bil! Bunu Kur’an bize öğretiyor. Günümüzde, başka felsefelerden yardım arayan, merakla onları okuyanlar var! “Şu düşünür şöyle demiş, şöyle bir açıklama yapmış, şu kişi şöyle bir şey yaşamış” gibi Muhammedi olmayan düşünce tarzlarıyla gündem oluşturan, onlar kendisine daha cazip gelenler var. İslamiyet’i hatır için varmış gibi gören bu zihniyetlere sesleniyoruz: Zihnimizde o tür yönelişler varsa onları yok edelim.

FATİHA ile Feth'e Giriş Söyleşisi'nden Okuyun

...
“Vechini o Hakk Din’e, o Tek Din’e HANÎF olarak doğrult. Din’e yönelebilmenin temel kuralı olmazsa olmazı budur. “Hanîf nedir?” onu göreceğiz ama önce neyi hanîf yapacağımızı bilmemiz gerekiyor. Dine yöneltilecek “VECH” nedir, onu nasıl anlayalım? Meallerde vech “yüz” olarak geçer. Doğrudur, ama yüzünüz bir şeyin temsilcisidir, ona gelene kadar onu oluşturan mânâlar vardır, vechi onlarla birlikte düşünmek lazım. Bir konuya bakış açın, idrakın ve idrakınla ilgili her şeyin, bunların hepsinin kaynağı olan Kalb’in; bütün bunların da göstergesi olan yüzün senin “VECH”indir. İşte VECH’i böyle anlarsan ayet sana der ki: Bütün bunları Hanîf yap; bütün bunların temsilcisi olan yüzünü hanîf yap. Ayeti okudun, “vechi” anladın, şimdi karşına yeni bir mânâ çıktı: Hanîf İdrak, Hanîf Vech: İslam’a yaklaşacağımız bakış açımızdır. Biz bu bakış açısını öğrenip idrakımızı/yüzümüzü onun temsilcisi haline getirecek ve İslam’a Hanîf Vech’i temsil eden yüzümüzle yöneleceğiz. Çünkü Kur’an böyle yönelmemizi istiyor. “Hanîf vechle, o idrakla yönelin” diyor.

Vech bir de nedir biliyor musunuz? Muhtariyeti Tercih Gücü’dür. Şöyle: Kayıtlı Kendini Hissetme Duygusu’na "kendini bil" Emri geldiğinde o kendine “ben” dedi. Bu "Ben" deyiş duniHİ değil! Henüz onu duniHİ algı için söylemiyor. Ahsen-i Takviym çerçevede kendini bildi ve "Ben" dedi. Sonra Hüküm Gücü'nü fark etti, yani Tercih Gücü'nü! Halifetullah olarak "Ben" dediği için Muhtariyet Gücü’nü fark etti. Fark ettiği güç dünya için Muhtariyeti Tercih Gücü’dür, onu fark etti. Bu sefer bu hükümle kendine "Ben" dedi. Sırasıyla tekrar edersek: "Kendini bil" emriyle nefs "Ben" dedi. "Ben" dedikten sonra baktı ki, kendisinde verilmiş güçler var, Bunlardan birisi Hüküm Gücü, yani Muhtariyet Gücü. Bu sefer kendisinde bu fark ettikleriyle  kendisini takdim etti, Muhtariyeti Tercih Gücü’yle "Ben" dedi. İşte, kişinin Muhtariyeti Tercih Gücüyle, yani kendisinde fark ettiklerinden oluşan zannla kendini takdim ederek "Ben" demesi o kişinin yüzü’dür; vechi’dir. Bunu normal yaşantıda da kullanırız. Bir kişiyle arkadaş olursunuz, uzun süre dostluk yaparsınız, sonra öyle bir şey yapar ki; "Gerçek yüzünü gösterdi" dersiniz. Bu yüzden, VECH "BEN" demektir. Ama biz şimdi neyle "BEN" diyoruz? Muhtariyeti Tercih Gücüyle. Siz onunla neye "BEN" diyorsanız o sizin vechinizdir.

İslam’a Hanîf Vech’i temsil eden yüzümüzle yönelelim. Çünkü Kur’an böyle yönelmemizi istiyor.

Yılmaz Dündar

...

 

Allah için kullanılan "VAR" aramızda kullandığımız VAR değil.

Esfele Safliyn/Aşağıların Aşağısı

BismillahirRahmanirRahıym

"Billahi algı sürdürülebilirliği ve ikanı için Rüku Hayat Tarzı"

kuranı kerim

Kur'an-ı Kerim, Tüm Sureler, Nasır El Katami

Muhammedi olmak, Efendimizin "OKU"duğunu anlamak ve yaşamaya çalışmaktır

Son Güncelleme: Salı, 28 Haziran 2016 23:42