BİR DÜŞÜN YANSIMASI

Muhammedi Bakış ve Yaşayış için Tefekkür Paylaşımı...

Muhammedi yaşayış, tasavvuf, tefekkür, salat ve hayat, Kuran Sünnet, haşyet, inşirah, sadr kalb fuad lüb, Fatiha ile feth, La ilahe illallah Muhammedün Rasulullah

"Çok sevdiğin yere bir bak. O çok sevdiğin şey bir insan, bir olay, bir davranış, bir eşya, bir mülk, her neyse, o çok sevdiğin şey yüzünden Allah’ın hakkını unutuyorsundur, o çok sevdiğin şeyin sana Allah’ın hakkını unutturduğu bir nokta vardır... Hayatınızda mutlaka "Allahuekber Farkları" oluşturmalısınız. Kimi çok seviyorsanız, o sevgiyle ilgili Allah'a ait bir Allahuekber farkı olmalı. Allah'a ait kısım o sevgiden geri olamaz."

Yılmaz Dündar

Tefekkür Paylaşımları

Sayfalar-Şemalar

Söyleşiler

Kitapçıklar

.....

EN SON PAYLAŞIMLAR

 

Kitapçıklar Çerçevesinde Soru-Cevap Tefekkür Paylaşımı (beylerle), 21 Safer 1436 / 13 Aralık 2014

MP3 İndir Dinle *** DOC PDF

Kitapçıklar Çerçevesinde Soru ve Cevap Tefekkür Paylaşımı (hanımlarla), 14 Safer 1436 / 06 Aralık 2014

MP3 İndir Dinle ***  Deşifre DOC PDF

Tefekkür Paylaşım Söyleşisi: KUL ZAT, 30 Muharrem 1436 / 22 Kasım 2014

MP3 İndir Dinle *** Deşifre DOC PDF

................
....
asagilarinasagisi
...
İndirebilirsiniz....Sen Tanrı mısın-PDF... İnşirah-PDF...FATİHA ile fetih-PDF... Aşağıların Aşağısı-PDF

kitap talep

...

 

SENİ NE KADAR SEVDİĞİNİ BİLMİŞ OLSAN HÜCRELERİN DAYANMAZ, DAYANAMAZ...

 

“Kimlerle nasıl bir ilişki?” konusunda kendime “şu kişi beni niye çok seviyor?” diye sorduğumda görüyorum ki, Allah için! Allah’ı seven, beni Allah’ı sevdiği için seviyor, Elhamdülillahi Rabbil Alemiyn. Allah’la arası iyi olmayan beni sevmiyor. Bir de “ben bir kişiyi çok seviyorsam, niye?” diye kendi açımdan bakıyorum. O zaman da görüyorum ki, o bana Allah’ı hatırlatıyor, benim Allah’ı hatırlayarak bir şeyler yapmama sebep oluyor. Diğerleri bana cazip gelmiyor...

SEVGİNİN İSLAMİ SİSTEM İÇERİSİNDEKİ YERİ nedir? Bunu çok iyi bilmek lazım, çünkü çok önemli.

Allah haşyetini anlatınca bazı arkadaşlar soruyor: Sevgi bu anlattıklarınızın neresinde, sevgi bu işin neresinde? Sevgiyi çok önemli biçimde ele alacağız. İslam’daki sevginin lezzeti hiçbir sevgide bulamayacağınız bir lezzettir. O diğer bütün sevgileri örter! Ama onu yanlış uyguladığınız zaman iş değişir. O zaman rehavete düşersiniz. O zaman kişi kurallara karşı çok duyarlı olmaz, vurdumduymaz hale gelir. Size bir şey söyleyeyim: Mevlana Hazretleri’ni seven kimileri onu niye severler, biliyor musunuz? Allah’ı sevdiklerinden değil! “Ne olursan ol gel” cümlesini yanlış yorumlamaktan hoşlandıkları için! O daveti “nasıl yaşarsan yaşa cennet sana açık” gibi yorumladıkları için seviyorlar. Yoksa Mevlana’yı, onun bakış açısını ve yaşantısını benimsediklerinden, ona talip olduklarından değil! Sorsan yalnızca bu cümle: Ne olursan ol gel! Onlara göre Mevlana; “ne olursan ol gel” demektir. Bu cümlenin kime, niye seslendiği onları hiç ilgilendirmiyor. Mevlana Hazretlerini “ne yaparsan yap cennet sana açık” bakışıyla yorumladıkları için seviyorlar! Çünkü o esfele safiliyn yapı yalnızca öyle dinler, öyle anlar...

İslamiyet’teki sevgi korkuyla birliktedir. Eğer korkuyla sevgi beraberse o doğru bir sevgidir. Bu çok önemlidir ve ismi HAŞYET’tir. Haşyet’in içerisinde hem sevgi hem de korku vardır. Ama bu korku insani duygularla yaşadığınız korkulardan farklı bir korkudur. Bizim Haşyet korkusunu anlayabilmemiz, o korkuya yaklaşabilmemiz için, başımıza gelecek olanlarla ilgili olarak uyarıldığımız gerçeklerden korkmamız gerekiyor, önce onlara karşı tedbirli olmamız gerekiyor. Kolera salgını olan bir yer var, her tarafta suların kaynatıldıktan sonra içilmesi için uyarılar yapılıyor, doktorlar Tv’lerde durmadan “koleranın belirtileri şöyledir, tehlikesi şöyledir, sakın yanlış su içmeyin” diyorlar. Öyleyken burada rastgele bir su olsa ve siz suyun yanında yalnız kalsanız, kimse görmüyor şu suyu içeyim der misiniz? Korkarsınız! Neden? Bir mekanizmadan korktunuz ve kimse olmadığı halde suyu içmediniz. İşte Allah korkusu önce böyle bir şeydir! İMAN BİLGİSİ budur işte, “İman edin” denilen hal budur. Eğer cehenneme iman etmiş olsan, cehennemden gerçekten korksan, senin için “kimse yok, kimse görmüyor” diye bir şey olabilir mi? Sevgi için önce böyle bir korkunun başlaması gerekiyor. Kur’an-ı Kerim o zaman size MÜTTAKİ diyor: Korunanlar, muttaki olanlar! Kişide bu korku yoksa, geriye yalnızca insanı rehavete sürükleyen bir sevgi kalır. Bu sevginin sonucu olarak kendisinin mutlaka cennete gideceğini zanneden bir yaşantı çıkar. Bu çok tehlikeli bir sevgidir ve İslam’da böyle bir sevgi yoktur. Ama insanlar bu sevgiyi arıyorlar. Neden? “Ben de müstakilen varım, muhtarım” diyen yapılarını rahat yaşatmak için!

***

Bu yüzden önceliğimiz, "B" kapsamındaki “BEN”i ve müstakilliğini iddia eden "BEN"i fark etmek. O fark edilince, Allah’ın sevdiğini seven insanların “sevme sebebi”nin onlardaki hakikat olduğu görülür. Allah’ın sevdiğini seven yapı sizdeki iddiacı yapı değildir. O “BEN” diyen yapı Allah’ı sevemez. Seven, hakikat olan "B" kapsamındaki “BEN” yapıdır. Sizdeki o yapının size gerçeği, hakikati hatırlatıyor olması Allah'ın sevdiğini sevmeyi oluşturur.

***

Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem döneminde bir bölgedeki görevli kişi salâtta Fatiha’dan sonra önce İhlâs okuyor sonra zammi sure okuyor, hep böyle yapıyor. “Böyle bir usul yok. Fatiha’dan sonra doğrudan sureyi oku” diyorlar, o da “böyle yapmak bana sevimli geliyor, istiyorsanız beni değiştirin” diyor. O kadar düzgün, öyle çok seviyorlar ki, değiştirmek de istemiyorlar. Soruyorlar: Niye böyle yapıyorsun? “İhlâs Suresi’ni çok seviyorum, onun için!” Ve Rasulullah’a gidip bu durumu söylüyorlar: “Ya Rasulallah, bize salat ikame ettiren arkadaşımız böyle böyle yapıyor. “Niye yapıyorsun?” deyince de “İhlâs Suresi’ni çok sevdiğim için” diyor. Efendimiz (SAV) buyuruyor: Söyleyin ona, Allah da onu çok seviyor! O mubareğin o hareketini anlamaya çalışalım. O mubarek Fatiha’yı okuyor, “ihdinas sıratal müstakim...” ile Fatiha’daki duasını tamamlıyor, sonra İhlâs okuyarak İhlâs Hayat Döngüsü’ne giriyor. İmajında İhlâs Hayat Döngüsü içerisine girdi. Fatiha’nın ardından İhlas okumakla İhlâs Kapısı’ndan girdiğini hissediyor. O Kapı’dan girdiği için Allah onu seviyor. Oraya girince okuyan o olmaz artık. O olmaz değil o kalmaz, okurken o kalmaz.... Hep o kapı, hep o kapı... O kapıda sizi kim karşılar, hiç düşündünüz mü?

***

Merhamettendir ki, sen Allah’ın seni ne kadar sevdiğini bilmezsin! Seni ne kadar sevdiğini bilmiş olsan hücrelerin dayanmaz, dayanamaz ona! Bir örnekle bakalım. Bir kız arkadaşından çok hoşlandın, günlerdir onu düşünüyorsun, “keşke beni sevse, keşke beni sevse” deyip duruyorsun. Sonra karşılaştınız, “seni sevdiğini” söyledi, hissettirdi. Hücrelerin ne olur bir anda? Darmadağın olur! Gözünden sevinç gözyaşları akar! Niye? Bir sevgi duydun diye! Seni sevdiğini hissettin ya! Allah seni nasıl sevdiğini sana belli etse dayanamazsın... Onun hissettirtmemesi bile bir merhamettir. Fark ediyor musun? Sana O’nu arama imkânı tanıması bir merhamettir. Farklı bir şeydir bu merhamet. Bu merhamet bir kanundur.

***

Sevgi nasıl bir şeydir, şöyle bir örnekle tefekkür etmeye çalışalım. Bir olay oluyor ve sevdiğiniz bir arkadaşınızın bir tavrı sizi birkaç gün etkiliyor, davranışınızı etkiliyor. Sizi görenler; “ya ne oldu, bir hal var sende” diyor. İşte “bir şey yok” dedikten sonra, eğer ısrar ederlerse diyorsunuz; ya şöyle bir şey oldu, hala etkisinden kurtulamadım. Sevdiğinizle yaşadıklarınız sizi etkiliyor, bakışınızı, iştahınızı, yerine göre normal iş akışınızı etkiliyor. Hatta o kişiyle ilişkinize göre, hayatla ilişkinizi etkiliyor. Ama Allah’la olan ilişkiniz hiç bu kadar etkilenmiyor! Bu incelenmesi gereken önemli bir şey değil mi?

***

Biz DȗniHİ (müstakilen var sandığımız) hayatın içine o kadar dalmışız ki... "Annem ne der, sevgilim ne der, karım ne der, çocuğum ne der..." Ne diyeceklerin listesi öyle  uzun ki! Halbuki, gerçekte  olması gereken tek şey! Ama onu listeye almıyoruz: Allah ne der? Listeye onu yazmıyoruz. Öyle olunca, bir türlü doğru ve gerçek teslimiyeti yakalayamıyoruz, hem de "semi'na ve eta'na" dememize rağmen.

***

Bir derviş, bir gün elinde tesbih, yolda yürüyor. Karşısına bir kızcağız çıkıyor. Elinde bir sepet, hızlı hızlı bir yere gidiyor. “Nereye gidiyorsun yavrucuğum?” diyor. “Eşim tarlada çalışıyor, yorulmuştur, elma topladım, ona elma götürüyorum” diyor. Acaba götürdüğünün bilincinde mi, diye soruyor: Kaç elma var sepetinde? Kızcağız; “bilmiyorum, insan sevdiğine götürdüğünü sayar mı?” diyor.

***

Bir şeyi çok seviyorsan o çok sevdiğin yere bak! O çok sevdiğin şey, bir insan, bir olay, bir davranış, bir eşya, bir mülk, neyse, o çok sevdiğin şey yüzünden Allah’ın hakkını unutuyorsundur. O çok sevdiğin şeyin sana Allah’ın hakkını unutturduğu bir nokta vardır!  Bu yüzden, çok sevdiğin yere bir bak.

***

“Farklı parlaklıklar” açıklayacağım, siz hangi parlağı sevdiğinize dikkat edin. Parlayan şey nurdur, nur parlar. Senin yapındaki “parlayanı sevme” özelliği bu yüzdendir. Bu özellik sende Nur’a âşık olman için, Nur’u tanıman ve Nur’la mıknatıslaşman için var! Parlak bir şey hoşuna gittiğinde hemen bak; o şey yüzünden yapacağın amel cennetlik mi, cehennemlik mi? Cehennemlikse o parlaktan kork, “parlağı sevme” özelliğini yanlış kullanıyorsun! O senin ilahının parlak sevgisidir. Kişi kendinde “ben parlayanları çok seviyorum” cümlesini duyabilir. Sevebilirsin, sev. Ama ya Nâr’sa? Nur’u ve Nur’dan kaynaklanan parlaklıkları sevmeyi öğrenin. O zaman, Nur’la karşılaştığınızda oluşan cazibe, o cezbe sizi onunla mıknatıslaştırır.

***

Sevmek için, korkmayı öğrenmek şarttır! Korkmayı öğrenip ve sürekli titreyeni Allah sever ve sevdiğini ona hissettirir. Onu hisseden zaten Allah’ı sever. Sevdiğini sana hissettirmesi senin Allah’ı sevmendir. Kuldaki Allah sevgisi Allah’ın onu sevdiğini hissetmesidir. Bu ancak Allah’tan korkmakla olur. Ve dikkat edin; Allah’tan korkmayı başaramayan Efendimiz’in tebliğini anlayamaz!

Bu konuda Efendimiz’e açık uyarı vardır, bakın: “Sen ancak Zikr’e tabi olanları ve Rahmandan haşyet duyanları uyarabilirsin.” (Yasin-11).

“Benden korkanları uyarabilirsin.” Dikkat edin, “beni sevenler” demiyor. Zaten: ALLAH’I SEVMEK bir insanın haddi değildir! Hele Esfele Safiliyn yapı Allah’ı hiç sevemez. Allah sevilmez mi? Sevilir! Nasıl? Önce Haşyet duyarsın. Bu haşyeti yeterince duyar ve müttaki/korunan olursan Allah seni sever. Seni sevdiğini sen hisseder, bilir, yaşarsın. O sevinç senin Allah’ı sevmen demektir. Allah’ın seni sevdiğini hissetmen, bilmen ve o bilgiyle yaşaman “Allah’ı sevmek” demektir. Yoksa Esfele Safiliyn yapıyla; “ben her şeyi severim, Allah’ı da seviyorum” demen Allah’ı sevmek değildir. Esfele Safiliyn Allah’ı sevemez, o ancak menfaatini sever. “Seviyorum” diyorsa bir menfaati olduğu  içindir. Haşyet olmadan sevgi olur mu? Öyle bir sevgi kişiyi rehavete, boş vermişliğe götürür, işi sevgiyle hallettiğini zanneder. Ve Kur’an Yokmuş Gibi yaşamaya başlar. Rasulüne “sen beni sevenleri uyarabilirsin” demiyor: “Haşyet duyanları ve zikre uyanları uyarabilirsin, ancak onlar buna kulak verir.”

***

“Allah korkusuyla gözünüzden akan yaş indimde çok önemlidir” diyor. “Allah sevgisiyle gözünden akan yaş” demiyor. Demek ki insan Allah’ı sevmeyi beceremez. İnsan ancak Allah’tan korkar. Öyle korkar ki, Allah onu sever. Sevince sevgisini kulu bilsin/hissetsin ister, onu hissedecek hali kuluna verir, lutfeder, o hali bahşeder. O hal nasıl bir haldir ve ona dayanabilmek kolay mıdır... O hal kula gelip de kul Allah’ın kendisini sevdiğini hissedince onda oluşan düşünce budur: Allah’ı seviyorum. Kulun Allah’ı sevdiğini düşünmesi aslında Allah’ın onu sevmesidir.

Âl’u İmran-30, bizde bu halin oluşması için sesleniyor: Allah size kendisine karşı ürperti içerisinde bulunmanızı emreder... Öyle miyiz acaba?

 

Yılmaz Dündar "Sen Tanrı mısın?" kitapçığından

...

MÜTEKEBBİR

"Mütekebbir olmak “BEN” demektir, esasen budur. Mütekebbirlik “BEN” kelimesiyle ifade edilen manadır, Aslında "Mütekebbir" “BEN” kelimesinin sahibi demektir. Bu yüzden diyoruz ki: Esas “BEN” diyen Allah’dır! Bizim “BEN” deyişlerimiz, Allah’ın “BEN” deyişinden bize verdiği bir yetkidir, o yetkiyle "BEN" diyoruz. Çünkü O seni Halife kıldı. Sana Halifetullah diyor ve bu yetkiyi veriyor: “Sana, benim “BEN” deyişimden “BEN” deme yetkisi verdim. Yerime “BEN” deme yetkisi verdim sana. Benim yerime “BEN” de! Ama unutma, “BEN” derken söylediğin "BEN" benim “BEN”im! Bil ki asıl ve tek Mütekebbir Benim. Kibriya bana aittir” diyor.

Kişi Muhammedi idrak ile bunu fark ederse Mütekebbir’i de anlamış olur, bu manaya ters düşünür ve davranırsa asıl o zaman “kibirli” olacağını öğrenir. Değilse (bir kaç sapkın dışında) kimse çıkıp da Allah’a “ben senden üstünüm” diyemez, diyemezsiniz. Kimse O'na üstünlük iddia edemeyeceğine göre ayetlerdeki "kibir, kibirli, mütekebbir, müstekbir" ifadelerini nasıl anlamalı, onları nasıl meallendirmeliyiz? Allaha karşı mütekebbir olmak esas olarak şöyle ele alınmalıdır: “Sözde Tanrılık İddiası” ile; Ben de mülk sahibiyim, Ben de güç sahibiyim, Ben de hüküm sahibiyim manalarını içeren fikir ve fiillerin ortaya koyduğu hayat tarzı ile, Allah’a inanarak veya inanmayarak, Allah’a karşı “Ben de Varım ve Muhtarım” tavrı Allah’a karşı mütekebbir olmaktır. Kur’an’ın “mütekebbir” dediği bu tavırdır, kişi farkında olsun olmasın budur. Mütekebbir olmak; “DȗniHi/Allah'ın dışı zannıyla” varlık iddia etme halidir. Varlık iddiası hem “var” hem de “ilah” olma halidir. Kişi Allah’a mütekebbir olmuşsa artık kendisini başkalarından daha farklı ve hep haklı, hep akıllı zanneder, "ben daha üstünüm" edasıyla fikir yürütür ve fiiller sergiler, kişi normal yaşantıda mütekebbirliğini böyle gösterir: Hep onun kazanması gereken bir yarışın ve gururun söz konusu olduğu bir hayat içerisindedir, öyle yaşamaya çalışır.

Bu bakış açısını fark etmez de "kibr"e böyle yaklaşmazsanız Kur’an’dan amel çıkaramazsınız, gerçek “kibir” nedir bulamazsınız. Oysa korkunç bir gerçek var: Cehenneme gidecek olanlar yalnızca kibirlilerdir. Yalnızca onlar! Cehenneme yalnız mütekebbirler gideceği için Kur’an’daki Mütekebbir’i öğrenmek lazım. Anlatılan cehennemlik amellerin hepsi mütekebbir olmaktan kaynaklanır, hepsi Allah’a karşı kibrin ürünleridir. Eğer "ben işi kaynağından çözeyim" der de Mütekebbirliğini yok edersen cehennemlik tüm ameller senden düşer.

Kur’an’da bahsedilen kibrin normal yaşantıdaki “kibir” olmadığını öğrenen bir kişi, Kur’an’daki Mütekebbir’i öğrenince; “Allahım, ben sana karşı Mütekebbir değilim” der ve sığınır. Gereğini tam yapamıyor olsa bile böyle sığınır. “İyyaKE na’büdü: Allahım yalnız sana kulluk ederiz” derken ulaşmak istediğimiz sonuçlardan birisi de odur: Salattaki "İyyaKE na'budu" öyle bir duruştur ki, “Allahım, sana karşı Mütekebbir değilim” teslimiyetini içerir. Bu hali, bu idrakı içeren bir “iyyaKE na’büdü” bizim için çok önemlidir."

FATİHA ile fetih'ten

***


"Rabbiniz (Ben) değil miyim?"e “evet, bilfiil şahidiz” diyen sözümüz var! Yani "Rabbim Allah'tır Sözleşmesi"ni kabul etmişsin. Bu sözleşmedeki “Şahidiz” ifadesini şöyle düşünürsek mana bize biraz daha somutlaşır: Bu bilgi bize açıldığı zaman ona sahip çıkacağız, o bilgiyi yabancılamayacağız, onu seveceğiz, hatta o bilgi olacağız. Bu mânâ bize “şahidiz” ifadesiyle anlatılmıştır. Kabullenmişiz yani! Kabulleneceksin... “Kabulleneceksin” ifadesi, öğrendiğin zaman şahit olacaksın ve “evet, şahitmişiz” diyeceksin demektir.

...

Eğer talip, “Acaba DûniHİ algıda mıyım?” diye her türlü halini test etmezse, uzun süre farkında bile olmadan DûniHİ algıda yaşar; bu algıda olunca da bu algıya ait zann’lar kaçınılmazdır. Biriken bu zann’ları temizlemek zordur ve zaman alır. Bu sebepten talib, “Acaba DûniHİ algıda mıyım?” diye kendisini daima test etmelidir. Bu algıdan kurtulmak düşüncesi ve hedefiyle La ilahe illallah ve La havle ve La kuvvete illa Billah zikrullahını görev edininiz. Böyle yaparsanız çok başka olursunuz...

Yılmaz Dündar - Aşağıların Aşağısı'ndan

...

Eşhedü en La ilahe illAllahu ve eşhedü enne Muhammeden abduHU ve rasuluHU." Allahım; temizlenmiş ve tövbe etmiş, senin sıratı müstakıymine dahil olmuş, kendisinde bir korku ve mahzunluk bulunmayan, nefs-i mutmain salih kullarından eyleyiver biz kullarını Allahım... Allahım; o zor günde, diyn gününde, şiddetli günde senin huzuruna kalbi selim ile gelmiş, kendisinde bir korku ve mahzunluk bırakmadığın, yüzünü nurunla nurlandırdığın, kitabını sağ tarafından verdiğin, mizanında sevapları ağır gelen, cehennem ateşinden koruduğun, cennetinle mükafatlandırdığın, Rasulullah, Nebiullah, Habibullah Efendimiz Muhammed Mustafa sallallahu aleyhi vesellem'e komşu eylediğin, Cemalullah'la şereflendirdiğin mutlu kullarından eyleyiver biz kullarını Allahım... Âmin. Allahümme salli ala seyyidina Muhammedin ve Ademe ve Nuhin ve İbrahiyme ve Musa ve İsa ve ma beynehüm minen Nebiyyine vel Murseliyn. Salavatullahi ve selamüHU aleyhim ecmaıyn, birahmetike ya erhamer rahımiyn, vel hamdü lillahi rabbil alemiyn. El-Fatiha.

...

Evrak sayar gibi değil! Ciğerden... Birisine canı gönülden “Allah senden razı olsun, beni nasıl da sıkıntıdan kurtardın” der gibi bir salâvat... Bu tefekkürle kişi Rasul’ü hayalleyip; “Ya Rasulallah” dese ve şu salâvatı yapsa ne güzel olur: "Cezallahu anna seyyidina Muhammeden ma Hüve ehlüh: Ey Allahım, ben O’nu kavrayamam, ben O’nu anlayamam. Benim O’nu anlayacak, kavrayacak gücüm yok. Rasulünü hakkıyla Sen biliyorsun, çünkü O Senin Rasulün. O’na hak ettiği mevkiyi ver Allahım.”

Bu müthiş bir salâvattır.

...

Bu benim Müstakıym Sıratım’dır, ona tabi olun! Başka “sebil”lere tabi olmayın. Çünkü onlar sizi Allah’ın yolundan elde edeceğinizden ayırır, mahrum eder. İşte bilfiil korunasınız diye Allah size onu vasiyet etti!(En’am-153).

Allah’ın vasiyet etmesi ne kadar önemli bir kavram! Düşünebiliyor musunuz, ayette; “Allah şunu vasiyet etti!” diyor... Allah vasiyet etti ki; Benim yolumdan başka yollara bakma! O yollarda fayda var zannedersin, o faydalar seni “Allah yolunun faydası”ndan mahrum eder! Bu yüzden, İslamiyet’i ve açıkladığı sistemi eğer Sahibi’nden öğrenmezsen çok yanlış bir yoldasın demektir. Veya Sahibi’nin açıklamaları sana “avam” geliyor da inancı ve yaşantısı Muhammedî olmayanların açıkladıkları fikirlerle yol bulmaya ve tatmin olmaya çalışıyorsan, başka felsefelerle amel etmek için uğraşıyorsan; çook yanlış bir yolda olduğunu ve İslamiyet’ten nasibinin olmayacağını bil! Bunu Kur’an bize öğretiyor. Günümüzde, başka felsefelerden yardım arayan, merakla onları okuyanlar var! “Şu düşünür şöyle demiş, şöyle bir açıklama yapmış, şu kişi şöyle bir şey yaşamış” gibi Muhammedi olmayan düşünce tarzlarıyla gündem oluşturan, onlar kendisine daha cazip gelenler var. İslamiyet’i hatır için varmış gibi gören bu zihniyetlere sesleniyoruz: Zihnimizde o tür yönelişler varsa onları yok edelim.

FATİHA ile Feth'e Giriş Söyleşisi'nden Okuyun

...
"Bir konuya bakış açın, idrakın ve idrakınla ilgili her şeyin, bunların hepsinin kaynağı olan Kalb’in, bütün bunların da göstergesi olan yüzün senin “VECH”indir."
Yılmaz Dündar

...

 

"YOK" denilen şey aslında DUNİHİ ALGI ve ona ait... → »

ESFELE SAFİLİYN (AŞAĞILARIN AŞAĞISI)... → »

"BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHIYM... → »

"Billahi algı sürdürülebilirliği ve ikanı için Rüku Hayat Tarzı" → »

kuranı kerim

Kur'an-ı Kerim, Tüm Sureler, Nasır El Katami (İmam, Riyad)

Muhammedi olmak, Efendimizin "OKU"duğunu anlamak ve yaşamaya çalışmaktır

Son Güncelleme: Salı, 17 Şubat 2015 00:14